<
< <

<24 Şub 2007/h2> <
<ÇOBAN TAKVİMİ

< <

<

İnsanlar birçok işlerini düzene sokmak için mutlaka kayıtlar tutmuşlar. Zamanın akışını bilmeye çalışmışlar. Bunun sonucunda da zaman içerisinde çeşitli takvimler kullanıp durmuşlar. Bazıları güneşe göre bazıları aya göre takvim belirlemiş. Bütün bunları yaparken de en önemli işlerini düzene koymayı amaçlamışlar.
Bu amaçlar peşinde koşarken de denizci takvimi çiftçi takvimi gibi takvimler meydana getirmişler. Acaba eskiler neyi neye göre değerlendiriyor diye düşünürken Mehmet SARAÇ amca aklıma geldi. Kendisiyle bir saz kayığı yaptığı sırada tanışmış sohbetinde bulunmuştum. Aslen Ordu’nun Mesudiye ilçesinden olan Mehmet amca gençliğinde Bafra’ya yerleşmiş bir av meraklısı. Önceleri tek kırma, sonraları Browning marka otomatik tüfeğiyle yaptığı kaz ve ördek avlarını anlatmaktan büyük zevk alır. Bu arada boş gidip geldiği zamanlar da çok olmuş. Balık avını da öyle herkes gibi yapmaz, kendi kayığını ve ağını atölyesinde kendisi yapar. 1930 doğumlu bir ihtiyar delikanlı. Şimdilerde sadece balığa çıkıyor. Aklı fikri hala ördek avında. Yazlıkta mıdır, atölyede midir diye düşünürken damadının av malzemesi dükkânında karşılaştık. Ben de bu güzel tesadüfü değerlendirerek av yaparken kullandığı bir takvim olup olmadığını sordum. “Var, çobanların kullandıkları bir ‘Çoban takvimi’ var.” dedi ve anlattı. Anlattığına göre bu takvimi kullanmak için eski hesaba göre ”Rûmî takvim” Mart ayının ilk dokuz günü takip edilecek. Her gün bir ayı karşılıyor. Mart’ın 1. günü Mart ayını 2. günü Nisan ayını, 3. günü Mayıs ayını. Gün nasıl olursa karşıladığı ay da o şekilde geçermiş.
Bu takvimin doğruluğunu zaman gösterecek. Umarım yılların birikimi, benzerlerinin çoğunun başına geldiği gibi unutulup gitmez. Bazı söylenceler bize bilimden uzak gibi geldiği için dikkate almasak da halk arasında yaşıyor ve yaşatılıyor.

< < <

<20 Şub 2007/h2> <
< <

<

Bafra ilçesi Kızılırmak nehrinin getirdiği zengin alüvyonlu toprakların oluşturduğu geniş delta üzerinde kurulmuştur. Bafra ovasını oluşturan düzlük yaklaşık 40 km uzunlukta ve yer yer 20 km . derinlikte olup Karadeniz bölgesinin en büyük ova düzlüğüdür.
İlçe merkezi, Karadeniz'e 20 km . uzaklıkta. deniz seviyesinden yüksekliği 15- 20 m . 41- 31 derece doğu boylamı arasındadır. İlçenin doğu ve kuzeyi Karadeniz, batıda Alaçam, güneyinde Kavak ilçeleriyle çevrilmiştir. Samsun İline uzaklığı 50 km .dir. Yüzölçümü 175.000 hektardır. Kızılırmak deltasını kaplayan Bafra Ovası, güneyde dağlarla çevrilidir. Bu dağlar Canik dağlarının uzantılarıdır. En yüksek noktası 1.224 m . ile Nebyan dağıdır.
Türkiye'nin en uzun akarsuyu Kızılırmak, bu dağları derin vadi ile geçerek ovaya ulaşır. Bafra ovası tamamen Kızılırmak tarafından oluşturulmuştur. Irmağın denize yakın kısımlarında ise birçok göl oluşmuştur. Nebyan dağının etekleri ise yayla durumundadır
İlçe tipik Karadeniz iklimine sahiptir. Yazlar serin, kışlar ılık ve yağışlıdır. Bafra'ya hakim rüzgarlar havanın rutubetini azaltır. Yıllık nispi nem ortalaması %70 in üzerindedir. Yıllık yağış 750-1000 mm. dolayındadır. Kar yağışı az olur ve uzun sürmez. Sahil kesiminde pek kar kalmaz. İç bölgelere gidildikçe kar kalınlığı artar. İlçede en soğuk aylar Ocak, Şubat en sıcak ay ise Ağustos ayıdır.
Genel olarak Bafra'nın iklimi yumuşak ve mini klima olarak nitelendirilebilir.
Bafra İlçe Tarım Müdürlüğü sitesinden alınmıştır.

< < <

<19 Şub 2007/h2> <
< <

<

Gece iki derecelik bir soğuk sabah kırağı. Benim korkulu rüyam. Tek umudum kovanların iyi sarılmış olması ve musluklarının çok az açık olması. Eskiler "Çızdım oynamıyorum,bana ne arkadaş! Biz tekrar salkım yapacağız, bize ne yeni elemanlardan." derlerse yandık. Bu Bafra'nın havasına da akıl sır ermiyor. Bir günde birkaç mevsimi dönüşümlü olarak yaşayabiliyoruz. Şu sıra bolca esen kıble ve havadaki nemi de katarsak "dert bir değil elvan elvan".

< < <
< <

<


Işığı ayarlama şansım olmadığından toprağın rengi mürdüm eriği gibi olmuş. Galiba çok yaklaşmışım.

< < <

<

Adlarını bilmiyorum ama, arıların uğrağı oldular.

< < <

<

Ballıbaba

< < <

<14 Şub 2007/h2> <
< <

<

14 Şubat 2007 ilk kovanı bando mızıka olmadan vızıltılar içinde açtık.

< < <
<Çıtır Kızlar İş Başında

< <

<

Bal var,polen var,günlük yumurta ve kapalı gözler var. Umarım erken davranmamışlardır.

gönderen<Çarşamba, Şubat 14, 2007/a>   < < <

< < <

<


gönderen<Çarşamba, Şubat 14, 2007/a>   < < <

< < <
< <

<

Fazla söze gerek yok. Bir de havalar güzel giderse yaşadık demektir.

gönderen<Çarşamba, Şubat 14, 2007/a>   < < <

< < <

<6 Şub 2007/h2> <
< <

<

Sevgili arıcılar artık ilkbaharın ucu görünmeye başladı. Hepimizi tatlı bir telaş saracak. Hazırlıklarımızı tamamlayacak, sağ kalan arılarımızı güçlendirecek ve güçlü kolonilerle ilkbahara gireceğiz (!)

Buraya kadar her şey güzel ancak, bazı konular var ki insanı kara kara düşündürüyor. Çevremize baktığımız zaman birçok eksiklikler görüyoruz ve bu eksikliklerin kolayca giderilemeyeceğini düşünmek bile istemiyoruz. Arı malzemeleri satan veya temin eden sitelere girdiğimiz zaman gördüğümüz eksiklikler şizofren ya da paranoyak yapacak kadar fazla. Eğitim idaresinde bir düşünce vardır: “Her şeyin en iyisini yapacaksın ve bu yapacağın işlerde çevrenin imkânlarını kullanacaksın. Üsttekilerden beş kuruş talep etmeyeceksin.” Ne yazık ki arıcılıkta da aynı düşüncenin hâkim olduğunu görüyorum. Malzeme gerekiyorsa ya oturup kendimiz imal edeceğiz ya da ileri görüşlü, ülkesine hizmet etmeyi seven ve ülkesinin diğer ülkelerle başa baş gitmesini isteyen bir kişinin bu malzemeleri üretmesini veya bir şekilde temin etmesini bekleyeceğiz. Çünkü “Ne yapıyorsan kendine yapıyorsun, yarın ölüp giderken ne yaptıysan sırtına yüklenip gideceksin.” gibi bir zihniyete sahibiz. Durum böyle olduktan sonra da arıcılara oturup hayıflanmaktan başka bir şey kalmıyor. Ülkemiz dışındaki arıcı malzemelerini; hangi arı malzemesi satıcısında var diye araştırdığım zaman hala Nuh'tan kalma malzemeleri gördükçe, kalıntı yapmayan etkili bir ilacın yurt dışında 15–20 yıldır kullanıldığını aynı tarihlerde Türkiye’de de piyasaya sürüldüğünü ama, kimsenin bundan haberinin olmadığını öğrenince, aynı ilacın bir ilçe tarım müdürlüğü deposunda atıl kaldığını arıcılara verilmediğini duyunca, çıldıracak gibi oluyorum.
Bu duruma “Dur” demenin zamanı geldi de geçiyor. Kaliteli bal üretimimizi artırmak istiyorsak bir şeyler yapmalıyız. Asla “Kelin merhemi olsa başına sürer.” diye düşünmeyelim ve çare bulmaya çalışalım. Şikâyet etmek yerine çözüm arayalım.

< <